Karışık Yazılar Sayfaya git: Önceki, 1, 2, 3 ... 5, 6, 7 ... 10, 11, 12, Sonraki |
Yazar
Mesaj
Bu mesaja teşekkür edenler (1 kişi): neptune
çok teşekkür ederim
beğenmene sevindim
Bilgelerin düşünce sistemleri hep bizim algılama sınırlarımızın ötesinde. Hangisi ne kadar işimize yarar? Buna bizim karar vereceğimiz 7 bakış açısı.
Bir bilgeye sormuşlar:
- Bir insanın zekasını nereden anlarsınız ?
- Konuşmasından.
- Ya hiç konuşmazsa ?
O kadar akıllı insan yoktur ki !..
***
Bir bilgeye nasıl bu kadar doğru kararlar alabildiğini sormuşlar,
"Deneyim" demiş.
O deneyimi nasıl kazandın, diye sormuşlar
"Hatalarımla" demiş
***
Bir bilgeye sormuşlar:
Efendim canınız ne istiyor ?
Bilge cevaplamış:
Canım hiçbir şey istememeyi istiyor...
ve devam etmiş...
Bu ruh halinin adı gönül yorgunluğudur...
***
Bir bilgeye " Nasıl insan oluruz ?" diye sormuşlar.
"Üç adım atlama" gibi bir cevap vermiş bilge kişi:
Önce sana kötülük yapanlara kötülük düşünmemen gelir,
İnsanlığa attığın ilk adım budur...
Sana kötülük yapanlara iyilik yapabildiğin an ise ikinci büyük adımı atar ve hakiki insan olmaya başlarsın.
Nihayet, sana iyilik yapanla kötülük yapan arasında bir fark hissetmeyecek hale geldiğin zaman insan olursun
***
Bilgeye sormuşlar dünya da en güzel şey ne diye?
´Sevmek´ demiş...
Peki sonra? demişler...
´Sevilmek´ demiş...
Peki neden sevmek sevilmekten önce geliyor ? demişler...
O da demiş ki ´insan sevdiğine sevildiğinden daha çok emindir...
***
Bilgeye Sormuşlar;
- insan neden dilek diler ?
- insan gerçekleşmesi için diler, ama bilmez ki gerçekleştirmek için dilemek gerek.
***
Bir bilgeye sormuşlar en mutlu insan kimdir.
İşte o dağdaki çobandır demiş.
Neden diye sormuşlar.
Çünkü demiş insan bildikleriyle yaşar, onun bildikleri koyunları ve çevresiyle sınırlı kendisini mutsuz edecek veya kafasını karıştıracak fazla bir bilgiye sahip değil.


Bilgelerin düşünce sistemleri hep bizim algılama sınırlarımızın ötesinde. Hangisi ne kadar işimize yarar? Buna bizim karar vereceğimiz 7 bakış açısı.
Bir bilgeye sormuşlar:
- Bir insanın zekasını nereden anlarsınız ?
- Konuşmasından.
- Ya hiç konuşmazsa ?
O kadar akıllı insan yoktur ki !..
***
Bir bilgeye nasıl bu kadar doğru kararlar alabildiğini sormuşlar,
"Deneyim" demiş.
O deneyimi nasıl kazandın, diye sormuşlar
"Hatalarımla" demiş
***
Bir bilgeye sormuşlar:
Efendim canınız ne istiyor ?
Bilge cevaplamış:
Canım hiçbir şey istememeyi istiyor...
ve devam etmiş...
Bu ruh halinin adı gönül yorgunluğudur...
***
Bir bilgeye " Nasıl insan oluruz ?" diye sormuşlar.
"Üç adım atlama" gibi bir cevap vermiş bilge kişi:
Önce sana kötülük yapanlara kötülük düşünmemen gelir,
İnsanlığa attığın ilk adım budur...
Sana kötülük yapanlara iyilik yapabildiğin an ise ikinci büyük adımı atar ve hakiki insan olmaya başlarsın.
Nihayet, sana iyilik yapanla kötülük yapan arasında bir fark hissetmeyecek hale geldiğin zaman insan olursun
***
Bilgeye sormuşlar dünya da en güzel şey ne diye?
´Sevmek´ demiş...
Peki sonra? demişler...
´Sevilmek´ demiş...
Peki neden sevmek sevilmekten önce geliyor ? demişler...
O da demiş ki ´insan sevdiğine sevildiğinden daha çok emindir...
***
Bilgeye Sormuşlar;
- insan neden dilek diler ?
- insan gerçekleşmesi için diler, ama bilmez ki gerçekleştirmek için dilemek gerek.
***
Bir bilgeye sormuşlar en mutlu insan kimdir.
İşte o dağdaki çobandır demiş.
Neden diye sormuşlar.
Çünkü demiş insan bildikleriyle yaşar, onun bildikleri koyunları ve çevresiyle sınırlı kendisini mutsuz edecek veya kafasını karıştıracak fazla bir bilgiye sahip değil.




by BaLıMSuLTaN *-*
Bu mesaja teşekkür edenler (1 kişi): Valkyrie Cain


HÜKÜM VERMEDEN ÖNCE: BEKLE VE GÖR!
Oykü ünlü Çin düsünürü Lao Tzu'nun zamaninda geçer..
Lao Tzu bu öyküyü çok sever, anlatirmis. Köyün birinde
bir yasli adam varmis.. Çok fakir.. Ama kral bile onu
kiskanirmis.. Öyle dillere destan bir beyaz ati varmis
ki.. Kral at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin
tamamini teklif etmis ama adam satmaya yanasmamis..
"Bu at, bir at degil benim için.. Bir dost.. insan
dostunu satar mi" dermis hep.. Bir sabah kalkmislar
ki, at yok.. Köylü ihtiyarin basina toplanmis.. "Seni
ihtiyar bunak.. Bu ati sana birakmayacaklari,
çalacaklari belliydi. Krala satsaydin, ömrünün sonuna
kadar beyler gibi yasardin. simdi ne paran var, ne de
atin" demisler.. ihtiyar:
"Karar vermek için acele etmeyin" demis.. Sadece 'At
kayip' deyin. Çünkü gerçek bu.. Ondan ötesi sizin
yorumunuz ve verdiginiz karar. Atimin kaybolmasi, bir
talihsizlik mi, yoksa bir sans mi, bunu henüz
bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir baslangiç.
Arkasinin nasil gelecegini kimse bilemez.."
Köylüler ihtiyar bunaga kahkahalarla gülmüsler. Ama
aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansizin dönmüs..
Meger çalinmamis, daglara gitmis kendi kendine..
Dönerken de, vadideki 12 vahsi ati pesine takip
getirmis. Bunu goren koyluler toplanip ithiyardan ozur
dilemisler. "Babalik" demisler.. "Sen hakli çiktin..
Atinin kaybolmasi bir talihsizlik degil adeta bir
devlet kusu oldu senin için.. simdi bir at sürün
var.."
"Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demis
ihtiyar.. Sadece atin geri döndügünü söyleyin. Bilinen
gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getirecegini henüz
bilmiyoruz. Bu daha baslangiç.. Birinci cümlenin
birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkinda nasil
fikir yürütebilirsiniz?.."
Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemisler açiktan
ama, içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye
geçirmisler.. Bir hafta geçmeden, vahsi atlari terbiye
etmeye çalisan ihtiyarin tek oglu attan düsmüs ve
ayagini kirmis. Evin geçimini temin eden ogul simdi
uzun zaman yatakta kalacakmis.
Köylüler gene gelmisler ihtiyara.. "Bir kez daha hakli
çiktin" demisler. "Bu atlar yüzünden tek oglun
bacagini uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak
baskasi da yok.. simdi eskisinden daha fakir, daha
zavalli olacaksin" demisler..
ihtiyar "Siz erken karar verme hastaligina
tutulmussunuz" diye cevap vermis. "O kadar acele
etmeyin. Oglum bacagini kirdi. Gerçek bu.. Ötesi sizin
verdiginiz karar.. Ama acaba ne kadar dogru.. Hayat
böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra
neler olacagi size asla bildirilmez..
" Birkaç hafta sonra, düsmanlar kat kat büyük bir ordu
ile saldirmis. Kral son bir ümitle eli silah tutan
bütün gençleri askere çagirmis. Köye gelen görevliler,
ihtiyarin kirik bacakli oglu disinda bütün gençleri
askere almislar. Köyü matem sarmis. Çünkü savasin
kazanilmasina imkan yokmus, giden gençlerin ya
ölecegini ya esir düsüp köle diye satilacagini herkes
biliyormus.
Köylüler, gene ihtiyara gelmisler.. "Gene hakli
oldugun kanitlandi" demisler. "Oglunun bacagi kirik,
ama hiç degilse yaninda. Oysa bizimkiler belki asla
köye dönemeyecekler. Oglunun bacaginin kirilmasi,
talihsizlik degil, sansmis meger.."
"Siz erken karar vermeye devam edin" demis, ihtiyar..
Oysa ne olacagini kimseler bilemez. Bilinen bir tek
gerçek var. Benim oglum yanimda, sizinkiler askerde..
Ama bunlarin hangisinin talih, hangisinin sanssizlik
oldugunu sadece Allah biliyor. "
Lao Tzu, öyküsünü su nasihatla tamamlarmis, etrafina
anlattiginda: "Acele karar vermeyin. O zaman sizin de
herkesten farkiniz kalmaz. Hayatin küçük bir parçasina
bakip tamami hakkinda karar vermekten kaçinin.
Karar aklin durmasi halidir. Karar verdiniz mi, akil
düsünmeyi, dolayisi ile gelismeyi durdurur. Buna
ragmen akil insani daima karara zorlar. Çünkü gelisme
halinde olmak tehlikelidir ve insani huzursuz yapar.
Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi
baslar. Bir kapi kapanirken, baskasi açilir. Bir
hedefe ulasirsiniz ve daha yüksek bir hedefin hemen
oracikta oldugunu görürsünüz."
Oykü ünlü Çin düsünürü Lao Tzu'nun zamaninda geçer..
Lao Tzu bu öyküyü çok sever, anlatirmis. Köyün birinde
bir yasli adam varmis.. Çok fakir.. Ama kral bile onu
kiskanirmis.. Öyle dillere destan bir beyaz ati varmis
ki.. Kral at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin
tamamini teklif etmis ama adam satmaya yanasmamis..
"Bu at, bir at degil benim için.. Bir dost.. insan
dostunu satar mi" dermis hep.. Bir sabah kalkmislar
ki, at yok.. Köylü ihtiyarin basina toplanmis.. "Seni
ihtiyar bunak.. Bu ati sana birakmayacaklari,
çalacaklari belliydi. Krala satsaydin, ömrünün sonuna
kadar beyler gibi yasardin. simdi ne paran var, ne de
atin" demisler.. ihtiyar:
"Karar vermek için acele etmeyin" demis.. Sadece 'At
kayip' deyin. Çünkü gerçek bu.. Ondan ötesi sizin
yorumunuz ve verdiginiz karar. Atimin kaybolmasi, bir
talihsizlik mi, yoksa bir sans mi, bunu henüz
bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir baslangiç.
Arkasinin nasil gelecegini kimse bilemez.."
Köylüler ihtiyar bunaga kahkahalarla gülmüsler. Ama
aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansizin dönmüs..
Meger çalinmamis, daglara gitmis kendi kendine..
Dönerken de, vadideki 12 vahsi ati pesine takip
getirmis. Bunu goren koyluler toplanip ithiyardan ozur
dilemisler. "Babalik" demisler.. "Sen hakli çiktin..
Atinin kaybolmasi bir talihsizlik degil adeta bir
devlet kusu oldu senin için.. simdi bir at sürün
var.."
"Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demis
ihtiyar.. Sadece atin geri döndügünü söyleyin. Bilinen
gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getirecegini henüz
bilmiyoruz. Bu daha baslangiç.. Birinci cümlenin
birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkinda nasil
fikir yürütebilirsiniz?.."
Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemisler açiktan
ama, içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye
geçirmisler.. Bir hafta geçmeden, vahsi atlari terbiye
etmeye çalisan ihtiyarin tek oglu attan düsmüs ve
ayagini kirmis. Evin geçimini temin eden ogul simdi
uzun zaman yatakta kalacakmis.
Köylüler gene gelmisler ihtiyara.. "Bir kez daha hakli
çiktin" demisler. "Bu atlar yüzünden tek oglun
bacagini uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak
baskasi da yok.. simdi eskisinden daha fakir, daha
zavalli olacaksin" demisler..
ihtiyar "Siz erken karar verme hastaligina
tutulmussunuz" diye cevap vermis. "O kadar acele
etmeyin. Oglum bacagini kirdi. Gerçek bu.. Ötesi sizin
verdiginiz karar.. Ama acaba ne kadar dogru.. Hayat
böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra
neler olacagi size asla bildirilmez..
" Birkaç hafta sonra, düsmanlar kat kat büyük bir ordu
ile saldirmis. Kral son bir ümitle eli silah tutan
bütün gençleri askere çagirmis. Köye gelen görevliler,
ihtiyarin kirik bacakli oglu disinda bütün gençleri
askere almislar. Köyü matem sarmis. Çünkü savasin
kazanilmasina imkan yokmus, giden gençlerin ya
ölecegini ya esir düsüp köle diye satilacagini herkes
biliyormus.
Köylüler, gene ihtiyara gelmisler.. "Gene hakli
oldugun kanitlandi" demisler. "Oglunun bacagi kirik,
ama hiç degilse yaninda. Oysa bizimkiler belki asla
köye dönemeyecekler. Oglunun bacaginin kirilmasi,
talihsizlik degil, sansmis meger.."
"Siz erken karar vermeye devam edin" demis, ihtiyar..
Oysa ne olacagini kimseler bilemez. Bilinen bir tek
gerçek var. Benim oglum yanimda, sizinkiler askerde..
Ama bunlarin hangisinin talih, hangisinin sanssizlik
oldugunu sadece Allah biliyor. "
Lao Tzu, öyküsünü su nasihatla tamamlarmis, etrafina
anlattiginda: "Acele karar vermeyin. O zaman sizin de
herkesten farkiniz kalmaz. Hayatin küçük bir parçasina
bakip tamami hakkinda karar vermekten kaçinin.
Karar aklin durmasi halidir. Karar verdiniz mi, akil
düsünmeyi, dolayisi ile gelismeyi durdurur. Buna
ragmen akil insani daima karara zorlar. Çünkü gelisme
halinde olmak tehlikelidir ve insani huzursuz yapar.
Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi
baslar. Bir kapi kapanirken, baskasi açilir. Bir
hedefe ulasirsiniz ve daha yüksek bir hedefin hemen
oracikta oldugunu görürsünüz."




by BaLıMSuLTaN *-*
Bu mesaja teşekkür edenler (2 kişi): Valkyrie Cain, venusyıldızı
okunmayacağını bilsem de paylaşıyorum^^
GERÇEKLER DEĞİŞMEZ, BİZ DEĞİŞMELİYİZ
Eğitim filosuna bağlı iki savaş gemisi, günlerdir kötü hava şartlarında manevra yapıyordu. Ben en öndeki gemide görevliydim. Hava kararmıştı. Köprüde nöbet tutuyordum. Ara syra yoğunlaşan sis nedeniyle görüş mesafesi kısaydı. Dolayısıyla komutan köprüde kalmış, bütün faaliyetleri denetliyordu.
Karanlık çöktükten kısa bir süre sonra , iskele tarafındaki nöbetçinin sesi duyuldu:
“Işık! Sancak tarafında” komutan seslendi: “ Düz mü gidiyor, kıça doğru mu?” Nöbetçi “düz ilerliyor komutanım” diye cevap verdi. Demek ki gemi ile tehlikeli bir çarpışma rotası üzerindeydik.
Komutan emir verdi; gemiye mesaj gönder! “Çarpışma rotasındayız. Rotanızı 20 derece değiştirmenizi öneriyoruz” Karşıdan şu mesaj geldi: “ Rotanızı 20 derece değiştirmeniz önerilir” Komutan; mesaj gönder! “Ben komutanım. Rotanızı 20 derece değiştirin.”dedi. Karşıdaki “ben deniz onbaşıyım. Rotanızı 20 derece değiştirirseniz iyi olur.” diye cevap verdi.
Komutan iyice hiddetlenmişti. Hırsla emretti : Mesaj gönder! “Ben bir savaş gemisiyim. Rotanızı 20 derece değiştirin “
Karşıdan cevap geldi “ben bir deniz feneriyim”
Biz rotamızı değiştirdik.
Stephen Covey’e göre ilkeler deniz fenerindeki kayalar gibidir. İlkeleri çiğneyemeyiz, onlara sadece çarpabiliriz.
GERÇEKLER DEĞİŞMEZ, BİZ DEĞİŞMELİYİZ
Eğitim filosuna bağlı iki savaş gemisi, günlerdir kötü hava şartlarında manevra yapıyordu. Ben en öndeki gemide görevliydim. Hava kararmıştı. Köprüde nöbet tutuyordum. Ara syra yoğunlaşan sis nedeniyle görüş mesafesi kısaydı. Dolayısıyla komutan köprüde kalmış, bütün faaliyetleri denetliyordu.
Karanlık çöktükten kısa bir süre sonra , iskele tarafındaki nöbetçinin sesi duyuldu:
“Işık! Sancak tarafında” komutan seslendi: “ Düz mü gidiyor, kıça doğru mu?” Nöbetçi “düz ilerliyor komutanım” diye cevap verdi. Demek ki gemi ile tehlikeli bir çarpışma rotası üzerindeydik.
Komutan emir verdi; gemiye mesaj gönder! “Çarpışma rotasındayız. Rotanızı 20 derece değiştirmenizi öneriyoruz” Karşıdan şu mesaj geldi: “ Rotanızı 20 derece değiştirmeniz önerilir” Komutan; mesaj gönder! “Ben komutanım. Rotanızı 20 derece değiştirin.”dedi. Karşıdaki “ben deniz onbaşıyım. Rotanızı 20 derece değiştirirseniz iyi olur.” diye cevap verdi.
Komutan iyice hiddetlenmişti. Hırsla emretti : Mesaj gönder! “Ben bir savaş gemisiyim. Rotanızı 20 derece değiştirin “
Karşıdan cevap geldi “ben bir deniz feneriyim”
Biz rotamızı değiştirdik.
Stephen Covey’e göre ilkeler deniz fenerindeki kayalar gibidir. İlkeleri çiğneyemeyiz, onlara sadece çarpabiliriz.




by BaLıMSuLTaN *-*
Bu mesaja teşekkür edenler (3 kişi): Valkyrie Cain, d@ml@, venusyıldızı
Bu mesaja teşekkür edenler (1 kişi): neptune
Ben bunları nasıl görmemişim
çok güzel yazılar çok beğendim her birinden ders çıkarmak lazım

çok güzel yazılar çok beğendim her birinden ders çıkarmak lazım


Jeremy bu kadar tatlı olma! Bebeğimi gölgeliyorsun:(
Dünyamın 8. harikasına giden yol...
Bu mesaja teşekkür edenler (1 kişi): neptune
beğendiğine sevindim balım^^ yıllarca derlediğim minik hikayeler bunlar
bir tane daha ekleyeyim
GÜNEŞE YAZI YAZILMAZ
>
>Çok zaman önce refah içinde yaşayan bir ülke varmış. Ülkenin huzurlu
ve
>müreffeh yaşamasının bir nedeni de adil, iyi yürekli, dürüst kralı
imiş.
>
>Kral zaman zaman tebdili kıyafet eder, ülkeyi dolaşır, halkının
dertlerini
>dinler, sorunlara çözüm bulurmuş. Gene böyle bir günde kral
dolaşırken,
>yolu dağ başında bir göl kenarına düşmüş. Gölün kenarındaki ağacın
dibine
>çökmüş aksakallı bir dede, bir elinde bir kese, diğerinde bir kese.
>Birinden bir taş alıp, diğerinden aldığı taşa bağlayıp göle atıyormuş.
Bu
>işe epey bir süre devam etmiş ve nihayet bittiğinde, dede yoluna
gitmek
>üzere ayağa kalkmış ve kralla göz göze gelmiş. Kral dedeye sormuş:
>
>- "Dede bütün bir gün seni izledim, sen ne iş yaparsın anlayamadım!"
demiş.
>
>Dede kralın sorusunu şöyle cevaplamış:
>- "Oğlum ben insanların kaderlerini birbirine bağlarım."
>- "Peki en son kimin kaderini birbirine bağladın?" diye sormuş Kral. -
>"Kralın güzel kızı ile uşağı Ahmet' in kaderini bağladým." Demiş
aksakallı
>dede.
>
>Kral bu cevabı alınca dünyası kararmış. Bir yanda güzeller güzeli ak
pak
>biricik kızı, ülkenin prensesi, diğer yanda olmamış oğlu kadar sevdiği
>zenci uşaðı Ahmet. Ne yaparım? Nasıl eder de Ahmet' e bir zarar
vermeden
>bu kaderi bozarım diye düşünerek, sarayın yolunu tutmuş.
>
>Saraya gidince hemen sevgili uşağı Ahmet' i huzuruna çağırmış:
>- "Oğlum Ahmet sana bir mektup vereceğim, bu mektubu alacak ve Güneş'
e
>götüreceksin!" demiş.
>
>Krala sorgu sual edilmez. Biçare Ahmet mektubu ve yolluğunu alarak
düşmüş
>bilinmez yollara, düşmüş ki ne düşmek. Babası kadar sevdiği Kral'ı ona
bir
>görev vermiş ve o bu görevi yerine getirmeli, ama nasıl?
>
>Günlerce dere tepe demeden yol gitmiş. Nihayet yorgunluktan bitkin
halde
>iken gördüğü bir ulu ağacın gölgesinde dinlenmeye karar vermiş ve
uykuya
>dalmıþ. Uyandığında bir de ne görsün! Ağacın az ötesinde bir göl, o
göl ki
>üzerine güneşin aksi vurmuş!
>
>- "Kralımın dediği Güneş bu olsa gerek" diyerek, üzerinde sadece
külotu
>kalıncaya kadar soyunarak atmıþ kendini göle. Dibe doğru yüzmüş,
yüzmüş...
>Taa dipte, güneşin aksinin tükendiği yerde bir de ne görsün! şahane
bir
>hazine sandığı! Almıþ sandığı çıkmış, çıkmış ama, Ahmet artık zenci
değil
>bembeyaz bir Ahmet... Sadece külotunun olduðu bölge eski rengini
taşıyor.
>
>- "Var bu işte bir hikmet!" demiş ve açmış sandığı. Sandık gerçek bir
>hazine sandığı, içinde binbir türlü mücevherat ile birlikte üzerinde
>'Güneş'ten Kral'a' yazan bir de zarf.
>
>Ahmet ne yapacağını bilemez hale gelmiş bir anda, yeni rengi ve
>yaşadıkları ile ülkesine dönünce kimsenin kendisine inanmayacaðını
>düşünerek, ismini de değiştirip, ülkesine zengin bir tüccar kimliği
ile
>dönme kararı almıþ.
>
>Dönünce ülkesine, düşleri bir bir gerçekleşmiş.
>
>Ülkesinin bu yeni dürüst ve yakışıklı tüccarı ile güzeller güzeli
kızını
>evlendirmeye karar verince Kral, dünyalar Ahmet'in olmuş. Kral vermiş
>vermesine kızını zengin tüccara ama aklı da bir yandan oğlu gibi
sevdiği
>ve hiçbir haber alamadığı uşağı Ahmet'te imiş. Gel zaman git zaman
damadı
>ile birlikte bir ziyafet yemeğinde iken yere düşen bir çatalı almak
için
>eğilince Ahmet, şalvarının kenarından kaba eti görünmüş!
>
>Koyu renkli tenini gören Kral gözlerine inanamamış. Yemek bitip
odasına
>çekilecekken herkes, koridorun sonuna doğru yürüyen damadının
arkasından
>seslenivermiş Kral:
>
>- "Ahmet!"
>Ahmet seneler sonra duyunca gerçek adını, gayrıihtiyarî kendisine
seslenen
>Krala dönüvermiş... Ve,
>
>- "Neler oldu Ahmet, evladım anlat başından geçenleri bana!" diyen
kralına
>bütün olanları bir bir anlatmış. Bunun üzerine Kral:
>
>- "Peki Güneş'in bana gönderdiği mektup nerede?" diye sorunca da hemen
>odasına koşarak, sandıktan çıkan mektubu alıp Kral'a vermiş. Mektupta
şu
>satırlar yer alıyormuş:
>
>Güneşe yazı yazılmaz.
>Yazılan yazı ise bozulmaz...


GÜNEŞE YAZI YAZILMAZ
>
>Çok zaman önce refah içinde yaşayan bir ülke varmış. Ülkenin huzurlu
ve
>müreffeh yaşamasının bir nedeni de adil, iyi yürekli, dürüst kralı
imiş.
>
>Kral zaman zaman tebdili kıyafet eder, ülkeyi dolaşır, halkının
dertlerini
>dinler, sorunlara çözüm bulurmuş. Gene böyle bir günde kral
dolaşırken,
>yolu dağ başında bir göl kenarına düşmüş. Gölün kenarındaki ağacın
dibine
>çökmüş aksakallı bir dede, bir elinde bir kese, diğerinde bir kese.
>Birinden bir taş alıp, diğerinden aldığı taşa bağlayıp göle atıyormuş.
Bu
>işe epey bir süre devam etmiş ve nihayet bittiğinde, dede yoluna
gitmek
>üzere ayağa kalkmış ve kralla göz göze gelmiş. Kral dedeye sormuş:
>
>- "Dede bütün bir gün seni izledim, sen ne iş yaparsın anlayamadım!"
demiş.
>
>Dede kralın sorusunu şöyle cevaplamış:
>- "Oğlum ben insanların kaderlerini birbirine bağlarım."
>- "Peki en son kimin kaderini birbirine bağladın?" diye sormuş Kral. -
>"Kralın güzel kızı ile uşağı Ahmet' in kaderini bağladým." Demiş
aksakallı
>dede.
>
>Kral bu cevabı alınca dünyası kararmış. Bir yanda güzeller güzeli ak
pak
>biricik kızı, ülkenin prensesi, diğer yanda olmamış oğlu kadar sevdiği
>zenci uşaðı Ahmet. Ne yaparım? Nasıl eder de Ahmet' e bir zarar
vermeden
>bu kaderi bozarım diye düşünerek, sarayın yolunu tutmuş.
>
>Saraya gidince hemen sevgili uşağı Ahmet' i huzuruna çağırmış:
>- "Oğlum Ahmet sana bir mektup vereceğim, bu mektubu alacak ve Güneş'
e
>götüreceksin!" demiş.
>
>Krala sorgu sual edilmez. Biçare Ahmet mektubu ve yolluğunu alarak
düşmüş
>bilinmez yollara, düşmüş ki ne düşmek. Babası kadar sevdiği Kral'ı ona
bir
>görev vermiş ve o bu görevi yerine getirmeli, ama nasıl?
>
>Günlerce dere tepe demeden yol gitmiş. Nihayet yorgunluktan bitkin
halde
>iken gördüğü bir ulu ağacın gölgesinde dinlenmeye karar vermiş ve
uykuya
>dalmıþ. Uyandığında bir de ne görsün! Ağacın az ötesinde bir göl, o
göl ki
>üzerine güneşin aksi vurmuş!
>
>- "Kralımın dediği Güneş bu olsa gerek" diyerek, üzerinde sadece
külotu
>kalıncaya kadar soyunarak atmıþ kendini göle. Dibe doğru yüzmüş,
yüzmüş...
>Taa dipte, güneşin aksinin tükendiği yerde bir de ne görsün! şahane
bir
>hazine sandığı! Almıþ sandığı çıkmış, çıkmış ama, Ahmet artık zenci
değil
>bembeyaz bir Ahmet... Sadece külotunun olduðu bölge eski rengini
taşıyor.
>
>- "Var bu işte bir hikmet!" demiş ve açmış sandığı. Sandık gerçek bir
>hazine sandığı, içinde binbir türlü mücevherat ile birlikte üzerinde
>'Güneş'ten Kral'a' yazan bir de zarf.
>
>Ahmet ne yapacağını bilemez hale gelmiş bir anda, yeni rengi ve
>yaşadıkları ile ülkesine dönünce kimsenin kendisine inanmayacaðını
>düşünerek, ismini de değiştirip, ülkesine zengin bir tüccar kimliği
ile
>dönme kararı almıþ.
>
>Dönünce ülkesine, düşleri bir bir gerçekleşmiş.
>
>Ülkesinin bu yeni dürüst ve yakışıklı tüccarı ile güzeller güzeli
kızını
>evlendirmeye karar verince Kral, dünyalar Ahmet'in olmuş. Kral vermiş
>vermesine kızını zengin tüccara ama aklı da bir yandan oğlu gibi
sevdiği
>ve hiçbir haber alamadığı uşağı Ahmet'te imiş. Gel zaman git zaman
damadı
>ile birlikte bir ziyafet yemeğinde iken yere düşen bir çatalı almak
için
>eğilince Ahmet, şalvarının kenarından kaba eti görünmüş!
>
>Koyu renkli tenini gören Kral gözlerine inanamamış. Yemek bitip
odasına
>çekilecekken herkes, koridorun sonuna doğru yürüyen damadının
arkasından
>seslenivermiş Kral:
>
>- "Ahmet!"
>Ahmet seneler sonra duyunca gerçek adını, gayrıihtiyarî kendisine
seslenen
>Krala dönüvermiş... Ve,
>
>- "Neler oldu Ahmet, evladım anlat başından geçenleri bana!" diyen
kralına
>bütün olanları bir bir anlatmış. Bunun üzerine Kral:
>
>- "Peki Güneş'in bana gönderdiği mektup nerede?" diye sorunca da hemen
>odasına koşarak, sandıktan çıkan mektubu alıp Kral'a vermiş. Mektupta
şu
>satırlar yer alıyormuş:
>
>Güneşe yazı yazılmaz.
>Yazılan yazı ise bozulmaz...




by BaLıMSuLTaN *-*
Bu mesaja teşekkür edenler (2 kişi): Valkyrie Cain, magdalane's curse
ne çok okuyanım var
iyiki yazılar benim değil
TEPKİSİZLİK
Ünlu virtioz piyanonun basina oturmus ve salonu
dolduran seyircilerin onunde, konserine baslamisti.
Ancak tuslara basip caliyor gorunmesine ragmen,
telleri inceden sıkılmis olan piyanodan hicbir ses cikmiyordu!
Dinleyiciler, birbirine goz ucuyla bakarak ne yapmalari gerektigini arastiriyorlar, fakat nedense tepki gosteremiyorlardi.
İki saat suren sessiz konserden sonra, ünlü virtüoz
oturdugu yerden kalkarak, buyuk bir ciddiyetle onlari selamladi.
Salon surekli alkis sesleriyle cinliyordu.
İngiltere'de yasanan bu olaydan sonra piyanist,
kendisiyle roportaj yapan televizyon spikerine :
-"insanlardaki tepkisizligin nereye kadar varacagini ogrenmek istedim" diyordu...
- "Meger sınırı yokmus.."


TEPKİSİZLİK
Ünlu virtioz piyanonun basina oturmus ve salonu
dolduran seyircilerin onunde, konserine baslamisti.
Ancak tuslara basip caliyor gorunmesine ragmen,
telleri inceden sıkılmis olan piyanodan hicbir ses cikmiyordu!
Dinleyiciler, birbirine goz ucuyla bakarak ne yapmalari gerektigini arastiriyorlar, fakat nedense tepki gosteremiyorlardi.
İki saat suren sessiz konserden sonra, ünlü virtüoz
oturdugu yerden kalkarak, buyuk bir ciddiyetle onlari selamladi.
Salon surekli alkis sesleriyle cinliyordu.
İngiltere'de yasanan bu olaydan sonra piyanist,
kendisiyle roportaj yapan televizyon spikerine :
-"insanlardaki tepkisizligin nereye kadar varacagini ogrenmek istedim" diyordu...
- "Meger sınırı yokmus.."




by BaLıMSuLTaN *-*
Bu mesaja teşekkür edenler (3 kişi): Valkyrie Cain, venusyıldızı, *rol tanrısı*
Bu mesaja teşekkür edenler (1 kişi): neptune

İleri derecede hasta iki adam aynı hastane odasındaydılar. Adamlardan birinin her öğleden sonra 1 saatliğine oturmasına izin veriliyordu, ciğerlerindeki suyun sözülmesi için. Bu hastanın yatağı odadaki tek pencerenin tam yanındaydı.
Diğer hasta ise hep sırtüstü yatmak zorundaydı. Bu iki hasta saatlerce birbiriyle konuşur, eşlerini, ailelerini, evlerini, işlerini, askerlik anılarını, tatilde gittikleri yerleri anlatırlardı birbirlerine. Pencerenin yanındaki hasta, her öğleden sonra oturmasına izin verdikleri saati diğer hastaya pencereden görebildiklerini anlatarak geçiriyordu. Diğer hasta hep bir sonraki günu iple çekmeye başladı, dışarıdaki renkli ve hareketli dünyayı dinlemek için.
Pencere, içinde çok güzel bir göl olan parka bakıyordu. Ördekler ve kuğular gölde yüzerken çocuklar model bot'larını suda yüzdürüyorlardı. Genç aşıklar, gökkuşağının tüm renklerindeki çiçeklerin arasında kol kola dolaşıyorlardı. Ulu ağaçlar etrafı süslüyor, uzaktan şehrin silueti görünebiliyordu.
Pencere kenarındaki adam bunları mutheşem bir detayla anlatırken, odanın diğer ucunda yatan adam gözlerini kapar ve bu muhteşem manzarayı hayalinde canlandırırdı. Sıcak bir öğleden sonra, pencerenin yanındaki adam geçmekte olan bir şenlik alayını tarif etti. Diğer adam bando seslerini duyamasa bile hayalinde canlandırabiliyordu, pencere kenarındaki adamın tasviriyle.
Günler ve haftalar geçti. Bir sabah banyo yaptırmak için su getiren gündüzcü hemşire pencere kenarında yatan hastanın cansız bedeniyle karşılaşti: uykusunda, huzur içinde ölmüştü. Hüzünlendi, hastane görevlilerini cesedi dışarı taşımaları için çağırdı.
Uygun zaman geçtiğine kanaat getirir getirmez, diğer hasta pencerenin kenarındaki yatağa taşınmasının mümkün olup olamayacağını sordu. Hemşire memnuniyetle isteğini yerine getirdi, hastanın rahat olduğundan emin olduktan sonra onu yalnız bıraktı. Yavaşça, duyduğu acıya aldırmadan, bir dirseğine yaslanarak dışarıdaki dünyaya bakmak üzere yatağından doğruldu adam . Sonunda, dışarıyı kendi gözleriyle görme zevkini yaşayabilecekti. Pencereden dışarı bakabilmek için yavaşça dönmeye zorladı kendisini. Pencere, boş bir duvara bakıyordu. Adam hemşireye, vefat eden oda arkadaşının pencerenin dışında görünen harika şeylerden bahsetmesine sebep olan şeyin ne olabileceğini sordu. Hemşirenin cevabı, ölen adamın kör olduğu ve pencerenin önündeki duvarı görmediğiydi. "Sanırım seni cesaretlendirmek istedi" dedi.
Epilog: Diğer insanları mutlu etmek çok büyük mutluluk getirir, kendi durumunuz ne olursa olsun. Paylaşılan dertler yarısı kadar üzüntü verir, paylaşılan multuluklar ise iki katı artar.
Kendinizi zengin hissetmek istiyorsanız, sahip olduğunuz ve paranın satın alamayacağı her şeyi sayın. Bugün bize bir hediyedir.
Diğer hasta ise hep sırtüstü yatmak zorundaydı. Bu iki hasta saatlerce birbiriyle konuşur, eşlerini, ailelerini, evlerini, işlerini, askerlik anılarını, tatilde gittikleri yerleri anlatırlardı birbirlerine. Pencerenin yanındaki hasta, her öğleden sonra oturmasına izin verdikleri saati diğer hastaya pencereden görebildiklerini anlatarak geçiriyordu. Diğer hasta hep bir sonraki günu iple çekmeye başladı, dışarıdaki renkli ve hareketli dünyayı dinlemek için.
Pencere, içinde çok güzel bir göl olan parka bakıyordu. Ördekler ve kuğular gölde yüzerken çocuklar model bot'larını suda yüzdürüyorlardı. Genç aşıklar, gökkuşağının tüm renklerindeki çiçeklerin arasında kol kola dolaşıyorlardı. Ulu ağaçlar etrafı süslüyor, uzaktan şehrin silueti görünebiliyordu.
Pencere kenarındaki adam bunları mutheşem bir detayla anlatırken, odanın diğer ucunda yatan adam gözlerini kapar ve bu muhteşem manzarayı hayalinde canlandırırdı. Sıcak bir öğleden sonra, pencerenin yanındaki adam geçmekte olan bir şenlik alayını tarif etti. Diğer adam bando seslerini duyamasa bile hayalinde canlandırabiliyordu, pencere kenarındaki adamın tasviriyle.
Günler ve haftalar geçti. Bir sabah banyo yaptırmak için su getiren gündüzcü hemşire pencere kenarında yatan hastanın cansız bedeniyle karşılaşti: uykusunda, huzur içinde ölmüştü. Hüzünlendi, hastane görevlilerini cesedi dışarı taşımaları için çağırdı.
Uygun zaman geçtiğine kanaat getirir getirmez, diğer hasta pencerenin kenarındaki yatağa taşınmasının mümkün olup olamayacağını sordu. Hemşire memnuniyetle isteğini yerine getirdi, hastanın rahat olduğundan emin olduktan sonra onu yalnız bıraktı. Yavaşça, duyduğu acıya aldırmadan, bir dirseğine yaslanarak dışarıdaki dünyaya bakmak üzere yatağından doğruldu adam . Sonunda, dışarıyı kendi gözleriyle görme zevkini yaşayabilecekti. Pencereden dışarı bakabilmek için yavaşça dönmeye zorladı kendisini. Pencere, boş bir duvara bakıyordu. Adam hemşireye, vefat eden oda arkadaşının pencerenin dışında görünen harika şeylerden bahsetmesine sebep olan şeyin ne olabileceğini sordu. Hemşirenin cevabı, ölen adamın kör olduğu ve pencerenin önündeki duvarı görmediğiydi. "Sanırım seni cesaretlendirmek istedi" dedi.
Epilog: Diğer insanları mutlu etmek çok büyük mutluluk getirir, kendi durumunuz ne olursa olsun. Paylaşılan dertler yarısı kadar üzüntü verir, paylaşılan multuluklar ise iki katı artar.
Kendinizi zengin hissetmek istiyorsanız, sahip olduğunuz ve paranın satın alamayacağı her şeyi sayın. Bugün bize bir hediyedir.




by BaLıMSuLTaN *-*
Bu mesaja teşekkür edenler (1 kişi): Valkyrie Cain
alın size filmlerden eğlencelik sahneler^^
> a.. Uçak kullanmak kolaydır. Kontrol kulesiyle konuşarak her hangi bir yolcu, Boeing 747'yi alana indirir, kimsenin burnu kanamaz.
> b.. Havalandırma borularına saklandığınızda sizi kimse bulamaz.
> c.. Silahin kurşunu bitebilir ama kahramanda her zaman yedek şarjor vardır. Hatta o kadar çok yedek vardır ki; o ana kadar neresine sakladıklarına hayret edersiniz.
> d.. Polisin araştırma yaparken, mutlaka bir striptiz barına girmesi gerekir.
> e.. Amerika'da bütün telefon numaraları 555 diye başlar.
> f.. Şirin köpekler ölmez.
> g.. Bütün yatak örtüleri L şeklindedir. Yani kadının omzuna gelir, erkeğin beline. Bir de bütün kadınlar yorganı kendilerine siper ederek kalkarlar ki, bunun gerçek hayata ne kadar uyduğu konusundaki kararı size bırakıyoruz.
> h.. Paris'teki bütün evlerin salon penceresinden Eyfel Kulesi'ni görmek mümkündür.
> i.. Adam kötü şekilde yaralandığında 'gıkı çıkmaz, sevgilisi
pansuman yaparken dişlerini sıkar.
> j.. Taksi parasını öderken kimse bozukluk aramadığı gibi paranın üstü de alınmaz, ne yazıyorsa cepte hazırdır.
> k.. Hortlakların garip sesler çıkardığı evlerde, sesin nereden geldiğini arayan kadınlar hep en seksi geceliklerle dolaşır.
> l.. Bütün anneler sabahları yumurta pişirir. Lakin kimsenin
kahvalti edecek vakti yoktur.
> m.. Kahraman her gittigi yerde tam binanın önünde park edecek bir yer bulur.
> n.. En düz yolda bile direksiyon sağa sola kırılır.
> o.. Normalde her kapı, kapı aralığına bir kredi kartı sokarak veya kilidi bir ataşla kurcalanarak açılır.
> p.. Komiserin bir cinayeti çözmesi için ön şart, amirince görevden alınmasıdır.
> q.. Tahta masalar asla kurşun geçirmez.
> r.. Yanan bir evde içerde küçük bir çocuk kalmışsa, o kapı bir türlü açılmaz.
> s.. Elektriğe bağlı bütün bombaların üzerinde tam olarak kaçta patlayacağını ya da kaç dakika kaldığını gösteren kırmızı rakamlar vardır.
> t.. Televizyon açıldığında bütün kanallar mutlaka kahramanla ilgili bir haber vermektedir. Ve ilgili haber dinlendikten sonra, devamında bir
laf var mı, yok mu, bir şey diyecekler mi düşüncesi olmaksızın pat diye kapatılır ve konu didiklenir.
> u.. Karate filmlerinde kaç tane rakibiniz olduğu önemli değildir, hepsi üzerinize teker teker gelirler. Sıraları gelene kadar etrafınızda garip sesler çıkararak garip danslar yaparlar.
> v.. Kahramanı 50 polis arabası takip ediyorsa bunlardan 45'i
birbirine çarpar.
> a.. Uçak kullanmak kolaydır. Kontrol kulesiyle konuşarak her hangi bir yolcu, Boeing 747'yi alana indirir, kimsenin burnu kanamaz.
> b.. Havalandırma borularına saklandığınızda sizi kimse bulamaz.
> c.. Silahin kurşunu bitebilir ama kahramanda her zaman yedek şarjor vardır. Hatta o kadar çok yedek vardır ki; o ana kadar neresine sakladıklarına hayret edersiniz.
> d.. Polisin araştırma yaparken, mutlaka bir striptiz barına girmesi gerekir.
> e.. Amerika'da bütün telefon numaraları 555 diye başlar.
> f.. Şirin köpekler ölmez.
> g.. Bütün yatak örtüleri L şeklindedir. Yani kadının omzuna gelir, erkeğin beline. Bir de bütün kadınlar yorganı kendilerine siper ederek kalkarlar ki, bunun gerçek hayata ne kadar uyduğu konusundaki kararı size bırakıyoruz.
> h.. Paris'teki bütün evlerin salon penceresinden Eyfel Kulesi'ni görmek mümkündür.
> i.. Adam kötü şekilde yaralandığında 'gıkı çıkmaz, sevgilisi
pansuman yaparken dişlerini sıkar.
> j.. Taksi parasını öderken kimse bozukluk aramadığı gibi paranın üstü de alınmaz, ne yazıyorsa cepte hazırdır.
> k.. Hortlakların garip sesler çıkardığı evlerde, sesin nereden geldiğini arayan kadınlar hep en seksi geceliklerle dolaşır.
> l.. Bütün anneler sabahları yumurta pişirir. Lakin kimsenin
kahvalti edecek vakti yoktur.
> m.. Kahraman her gittigi yerde tam binanın önünde park edecek bir yer bulur.
> n.. En düz yolda bile direksiyon sağa sola kırılır.
> o.. Normalde her kapı, kapı aralığına bir kredi kartı sokarak veya kilidi bir ataşla kurcalanarak açılır.
> p.. Komiserin bir cinayeti çözmesi için ön şart, amirince görevden alınmasıdır.
> q.. Tahta masalar asla kurşun geçirmez.
> r.. Yanan bir evde içerde küçük bir çocuk kalmışsa, o kapı bir türlü açılmaz.
> s.. Elektriğe bağlı bütün bombaların üzerinde tam olarak kaçta patlayacağını ya da kaç dakika kaldığını gösteren kırmızı rakamlar vardır.
> t.. Televizyon açıldığında bütün kanallar mutlaka kahramanla ilgili bir haber vermektedir. Ve ilgili haber dinlendikten sonra, devamında bir
laf var mı, yok mu, bir şey diyecekler mi düşüncesi olmaksızın pat diye kapatılır ve konu didiklenir.
> u.. Karate filmlerinde kaç tane rakibiniz olduğu önemli değildir, hepsi üzerinize teker teker gelirler. Sıraları gelene kadar etrafınızda garip sesler çıkararak garip danslar yaparlar.
> v.. Kahramanı 50 polis arabası takip ediyorsa bunlardan 45'i
birbirine çarpar.




by BaLıMSuLTaN *-*
Bu mesaja teşekkür edenler (6 kişi): Valkyrie Cain, d@ml@, mini-usagi, magdalane's curse, Neo Queen Serenity, BaLıMSuLTaN
neptune yazmış:
asdf

bunlara o kadar çok rastlıyorum ki filmlerde


Jeremy bu kadar tatlı olma! Bebeğimi gölgeliyorsun:(
Dünyamın 8. harikasına giden yol...
Bu mesaja teşekkür edenler (1 kişi): neptune
6. sayfa (Toplam 12 sayfa) [ 166 mesaj ] |
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız |