Karışık Yazılar Sayfaya git: Önceki, 1, 2, 3 ... 6, 7, 8 ... 10, 11, 12, Sonraki |
Yazar
Mesaj
Bu mesaja teşekkür edenler (1 kişi): neptune
Hastanede yatan iki hastanın öyküsü duygulandırdı beni, nedense bu tür şeyleri okuyunca, duyunca yada izleyince üzülüyorum
Ama anlatmak istediği şey çok çok doğru bir önerme, bu güzel hikayeleri nerden bulursun anlamam
abd yapımı filmler hakkındaki saçmalaıklarda, aynen öyle anlatıldığı gibi hahkikaten düşününce
Paylaşım için sağol Gül


abd yapımı filmler hakkındaki saçmalaıklarda, aynen öyle anlatıldığı gibi hahkikaten düşününce

Paylaşım için sağol Gül


Bu mesaja teşekkür edenler (1 kişi): neptune
Bu mesaja teşekkür edenler (1 kişi): neptune
herkese teşekkür ederim beğenmenize sevindim^^
Unutulmayan Öyküler
Yardım Elinizi Uzatın
- “Bu sevgi zinciri sizde kopmasın.”
Yol kenarında duran zor durumdaki yaşlı bayanı neredeyse göremeyecekti. Oysa şimdi, akşamın alacakaranlığında bile bu kadıncağızın yardıma ihtiyacı olduğunu fark edebiliyordu. Arabasını kadının Mercedes'inin önüne çekip durdu ve arabadan indi.
Yaşlı kadının yanına yaklaşırken Pontiac'ı hala homurtular çıkartıyordu. Yüzündeki gülümsemeye rağmen kadın endişelenmişti. Çünkü son bir saattir hiç kimse yardım etmek için durmamıştı.. Acaba bu adam ona zarar mı verecekti? Pek tekin birine benzemiyordu. Fakir ve aç bir görünüşü vardı. Adam, kadının orada soğukta beklerken korktuğunu fark etti. Neler hissettiğini anlamıştı. Bu üşüme, sadece korkunun içinize salabileceği türden bir titremeydi. “Size yardıma geldim hanımefendi,” dedi. “Neden arabanın içinde sıcakta beklemediniz? Bu arada, benim adım Bryan.”
Aslında tüm sorunu patlak lastikti, ama yaşlı bir hanımefendi için bu yeterince kötü sayılırdı. Bryan krikoyu destekleyecek bir yer bulabilmek için arabanın altına doğru sürünürken parmaklarının derisi bir iki yerinden soyuldu. Kısa sürede lastiği değiştirebilmişti. Fakat bunun için üstünün başının kirlenmesi ve ellerinin yaralanması gerekmişti.
Cıvataları sıkıştırırken yaşlı kadın pencereyi açıp onunla sohbet etmeye başladı. Ona St. Louis'den olduğunu ve oradan geçmekte olduğunu anlattı. Yardımına koştuğu için ona yeterince teşekkür edemediğini söyledi. Bryan, arabanın bagajını kapatırken hafifçe gülümsedi.
Yaşlı kadın borcunun ne kadar olduğunu sordu. İsteyeceği ücrete itirazının olmayacağını da ekledi. Eğer Bryan orada durmamış olsaydı, başına gelebilecek bütün kötü durumları enine boyuna düşünmüştü. Bryan hayatında hiç bir zaman parayı dert etmemişti ve Tanrı biliyordu ki, geçmişte kendisine de bir çok kişi yardım elini uzatmıştı. Bütün yaşamı bu şekilde geçmişti ve hiçbir zaman aksi şekilde davranmamıştı.
Yaşlı kadına, kendisine olan borcunu gerçekten ödemek istiyorsa, bir dahaki sefere yardıma ihtiyacı olan birilerini gördüğünde, onlara istedikleri yardımı yapmasını söyledi. ”Ve,” diye ekledi Bryan, “aklına beni getir.” Kadın arabasını çalıştırıp gidinceye kadar bekledi. Soğuk ve yıpratıcı bir gün olmuştu, ama evine doğru akşamın karanlığında kaybolurken kendini çok iyi hissediyordu.
Yaşlı kadın yolun bir kaç mil aşağısında küçük bir cafe gördü. Bir şeyler atıştırmak, ve evine varmadan önceki son etaba başlamadan biraz ısınmak için içeri girdi. Salaş görünümlü bir restorandı. Dışarıda iki eski benzin pompası vardı. Çevre kendisine tamamen yabancıydı. Kasa ise, işsiz kalmış bir aktörün telefonuna benziyordu; fazla sesi çıkmıyordu.
Garson kız, yaşlı kadının saçlarını kurulaması için elinde temiz bir havluyla çıkageldi. Tatlı bir gülüşü vardı; bütün gün ayakta kalmasına karşın yüzünden silinmeyene türden bir gülüş. Yaşlı hanımefendi, garson kızın hamileliğinin son bir veya iki ayında olduğunu fark etti, ama bu gergin durumunda bile kızcağız neşesinden bir şey yitirmiyordu. Yaşlı kadın, bu kadar az şeye sahip bir insanın nasıl olur da bir yabancıya bu denli kibar davranabildiğine şaştı. O anda aklına Bryan geldi.
Yaşlı hanım yemeğini bitirince, hesabı ödemek için bir yüzlük verdi. Garson paranın üstünü getirmek için içeri geçince, yaşlı kadın kapıdan dışarı süzüldü. Garson kız masaya geri döndüğünde o çoktan otoparktan çıkıp gitmişti. Yaşlı hanımın nereye gitmiş olabileceğini düşünürken, peçetenin üzerine yazılmış bir şeyleri fark etti. Peçetenin altında ise, dört adet yüz dolarlık banknot daha vardı. Yaşlı hanımın yazdıklarını okuyunca gözyaşlarını tutamadı. “Bana bir şey borçlu değilsin. Ben de bunları yaşadım. Benim sana yardım ettiğim gibi, bir başkası da bana yardım etmişti. Eğer bana olan borcunu gerçekten ödemek istiyorsan, yapacağın şeyi söyleyeyim: Bu sevgi zincirinin sende kopmasına izin verme.”
Aslında temizlenecek daha bir çok masa, doldurulacak bir sürü şeker kasesi ve hizmet edilecek insanlar vardı, ama garson kız bunları bir başka güne bıraktı.
O gece işten eve dönüp yatağına uzandığı zaman, geçirdiği günü ve yaşlı kadının yazdıklarını düşünüyordu. Yaşlı kadın, kendisinin ve kocasının ihtiyacı olanı nasıl bilmişti? Gelecek ay bebek doğduğunda durumları çok zorlaşacaktı. Kocasının nasıl tasalandığını biliyordu, ve onun yanına doğru uzanırken onu yavaşça öptü ve kulağına şunları fısıldadı, “Her şey düzelecek, seni seviyorum Bryan.”
Unutulmayan Öyküler
Yardım Elinizi Uzatın
- “Bu sevgi zinciri sizde kopmasın.”
Yol kenarında duran zor durumdaki yaşlı bayanı neredeyse göremeyecekti. Oysa şimdi, akşamın alacakaranlığında bile bu kadıncağızın yardıma ihtiyacı olduğunu fark edebiliyordu. Arabasını kadının Mercedes'inin önüne çekip durdu ve arabadan indi.
Yaşlı kadının yanına yaklaşırken Pontiac'ı hala homurtular çıkartıyordu. Yüzündeki gülümsemeye rağmen kadın endişelenmişti. Çünkü son bir saattir hiç kimse yardım etmek için durmamıştı.. Acaba bu adam ona zarar mı verecekti? Pek tekin birine benzemiyordu. Fakir ve aç bir görünüşü vardı. Adam, kadının orada soğukta beklerken korktuğunu fark etti. Neler hissettiğini anlamıştı. Bu üşüme, sadece korkunun içinize salabileceği türden bir titremeydi. “Size yardıma geldim hanımefendi,” dedi. “Neden arabanın içinde sıcakta beklemediniz? Bu arada, benim adım Bryan.”
Aslında tüm sorunu patlak lastikti, ama yaşlı bir hanımefendi için bu yeterince kötü sayılırdı. Bryan krikoyu destekleyecek bir yer bulabilmek için arabanın altına doğru sürünürken parmaklarının derisi bir iki yerinden soyuldu. Kısa sürede lastiği değiştirebilmişti. Fakat bunun için üstünün başının kirlenmesi ve ellerinin yaralanması gerekmişti.
Cıvataları sıkıştırırken yaşlı kadın pencereyi açıp onunla sohbet etmeye başladı. Ona St. Louis'den olduğunu ve oradan geçmekte olduğunu anlattı. Yardımına koştuğu için ona yeterince teşekkür edemediğini söyledi. Bryan, arabanın bagajını kapatırken hafifçe gülümsedi.
Yaşlı kadın borcunun ne kadar olduğunu sordu. İsteyeceği ücrete itirazının olmayacağını da ekledi. Eğer Bryan orada durmamış olsaydı, başına gelebilecek bütün kötü durumları enine boyuna düşünmüştü. Bryan hayatında hiç bir zaman parayı dert etmemişti ve Tanrı biliyordu ki, geçmişte kendisine de bir çok kişi yardım elini uzatmıştı. Bütün yaşamı bu şekilde geçmişti ve hiçbir zaman aksi şekilde davranmamıştı.
Yaşlı kadına, kendisine olan borcunu gerçekten ödemek istiyorsa, bir dahaki sefere yardıma ihtiyacı olan birilerini gördüğünde, onlara istedikleri yardımı yapmasını söyledi. ”Ve,” diye ekledi Bryan, “aklına beni getir.” Kadın arabasını çalıştırıp gidinceye kadar bekledi. Soğuk ve yıpratıcı bir gün olmuştu, ama evine doğru akşamın karanlığında kaybolurken kendini çok iyi hissediyordu.
Yaşlı kadın yolun bir kaç mil aşağısında küçük bir cafe gördü. Bir şeyler atıştırmak, ve evine varmadan önceki son etaba başlamadan biraz ısınmak için içeri girdi. Salaş görünümlü bir restorandı. Dışarıda iki eski benzin pompası vardı. Çevre kendisine tamamen yabancıydı. Kasa ise, işsiz kalmış bir aktörün telefonuna benziyordu; fazla sesi çıkmıyordu.
Garson kız, yaşlı kadının saçlarını kurulaması için elinde temiz bir havluyla çıkageldi. Tatlı bir gülüşü vardı; bütün gün ayakta kalmasına karşın yüzünden silinmeyene türden bir gülüş. Yaşlı hanımefendi, garson kızın hamileliğinin son bir veya iki ayında olduğunu fark etti, ama bu gergin durumunda bile kızcağız neşesinden bir şey yitirmiyordu. Yaşlı kadın, bu kadar az şeye sahip bir insanın nasıl olur da bir yabancıya bu denli kibar davranabildiğine şaştı. O anda aklına Bryan geldi.
Yaşlı hanım yemeğini bitirince, hesabı ödemek için bir yüzlük verdi. Garson paranın üstünü getirmek için içeri geçince, yaşlı kadın kapıdan dışarı süzüldü. Garson kız masaya geri döndüğünde o çoktan otoparktan çıkıp gitmişti. Yaşlı hanımın nereye gitmiş olabileceğini düşünürken, peçetenin üzerine yazılmış bir şeyleri fark etti. Peçetenin altında ise, dört adet yüz dolarlık banknot daha vardı. Yaşlı hanımın yazdıklarını okuyunca gözyaşlarını tutamadı. “Bana bir şey borçlu değilsin. Ben de bunları yaşadım. Benim sana yardım ettiğim gibi, bir başkası da bana yardım etmişti. Eğer bana olan borcunu gerçekten ödemek istiyorsan, yapacağın şeyi söyleyeyim: Bu sevgi zincirinin sende kopmasına izin verme.”
Aslında temizlenecek daha bir çok masa, doldurulacak bir sürü şeker kasesi ve hizmet edilecek insanlar vardı, ama garson kız bunları bir başka güne bıraktı.
O gece işten eve dönüp yatağına uzandığı zaman, geçirdiği günü ve yaşlı kadının yazdıklarını düşünüyordu. Yaşlı kadın, kendisinin ve kocasının ihtiyacı olanı nasıl bilmişti? Gelecek ay bebek doğduğunda durumları çok zorlaşacaktı. Kocasının nasıl tasalandığını biliyordu, ve onun yanına doğru uzanırken onu yavaşça öptü ve kulağına şunları fısıldadı, “Her şey düzelecek, seni seviyorum Bryan.”




by BaLıMSuLTaN *-*
Bu mesaja teşekkür edenler (1 kişi): venusyıldızı
Bu mesaja teşekkür edenler (1 kişi): neptune
Bu mesaja teşekkür edenler (1 kişi): neptune
teşekkür ederim halil ben de hikaye bitmez^^
eliza beğenmene sevindim^^
KUSURLARIMIZ
>Hindistan'da bir sucu, boynuna astigi uzun bir sopanin uçlarina
taktigi iki büyük kovayla su tasirmis. Kovalardan biri çatlakmis. Saglam olan kova herseferinde irmaktan patronun evine ulasan uzun yolu dolu olarak
tamamlarken,çatlak kova içine konan suyun sadece yarisini eve ulastirabilirmis. Bu durum iki yil boyunca her gün böyle devam etmis. Sucu her seferinde patronunun evine sadece 1,5 kova su götürebilirmis. Saglam kova basarisindan gurur duyarken, zavalli çatlak kova görevinin sadece yarisini yerine getiriyor olmaktan dolayi utanç duyuyormus. Iki yilin sonunda birgün çatlak kova irmagin kiyisinda sucuya seslenmis. "Kendimden utaniyorum ve senden özür dilemek istiyorum." "Neden?..." diye sormus sucu. "Niye utanç duyuyorsun?..." Kova cevap vermis. "Çünkü iki yildir çatlagimdan su sizdigi için tasima görevimin sadece yarisini yerine getirebiliyorum. Benim kusurumdan dolayi sen bu kadar çalismana ragmen, emeklerinin tam karsiligini alamiyorsun." Sucu söyle demis. "Patronun evine dönerken yolun kenarindaki çiçekleri farketmeni istiyorum." Gerçekten de tepeyi tirmanirken çatlak kova patikanin bir yanindaki yabani çiçekleri isitan günesi görmüs. Fakat yolun sonunda yine suyunun yarisini kaybettigi için kendini kötü hissetmis ve yine sucudan özür dilemis. Sucu kovaya sormus. "Yolun sadece senin tarafinda çiçekler oldugunu ve diger kovanin tarafinda hiç çiçek olmadigini farkettin mi?... Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdir. Yolun senin tarafina çiçek tohumlari ektim ve hergün biz irmaktan dönerken sen onlari suladin. Iki
yildir ben bu güzel çiçekleri toplayip onlarla patronumun sofrasini
süsleyebildim. Sen böyle olmasaydin, o evinde bu güzellikleri
yasayamayacakti." Hepimizin kendimize özgü kusurlari vardir. Hepimiz
aslindaçatlak kovalariz. Doğada her emeğin bir karşılığı vardır ve hiçbir sey ziyan edilmez. Kusurlarinizdan korkmayin. Onlari sahiplenin. Kusurlarinizda gerçek gücünüzü buldugunuzu bilirseniz eger, siz de güzelliklere sebep olabilirsiniz.
eliza beğenmene sevindim^^
KUSURLARIMIZ
>Hindistan'da bir sucu, boynuna astigi uzun bir sopanin uçlarina
taktigi iki büyük kovayla su tasirmis. Kovalardan biri çatlakmis. Saglam olan kova herseferinde irmaktan patronun evine ulasan uzun yolu dolu olarak
tamamlarken,çatlak kova içine konan suyun sadece yarisini eve ulastirabilirmis. Bu durum iki yil boyunca her gün böyle devam etmis. Sucu her seferinde patronunun evine sadece 1,5 kova su götürebilirmis. Saglam kova basarisindan gurur duyarken, zavalli çatlak kova görevinin sadece yarisini yerine getiriyor olmaktan dolayi utanç duyuyormus. Iki yilin sonunda birgün çatlak kova irmagin kiyisinda sucuya seslenmis. "Kendimden utaniyorum ve senden özür dilemek istiyorum." "Neden?..." diye sormus sucu. "Niye utanç duyuyorsun?..." Kova cevap vermis. "Çünkü iki yildir çatlagimdan su sizdigi için tasima görevimin sadece yarisini yerine getirebiliyorum. Benim kusurumdan dolayi sen bu kadar çalismana ragmen, emeklerinin tam karsiligini alamiyorsun." Sucu söyle demis. "Patronun evine dönerken yolun kenarindaki çiçekleri farketmeni istiyorum." Gerçekten de tepeyi tirmanirken çatlak kova patikanin bir yanindaki yabani çiçekleri isitan günesi görmüs. Fakat yolun sonunda yine suyunun yarisini kaybettigi için kendini kötü hissetmis ve yine sucudan özür dilemis. Sucu kovaya sormus. "Yolun sadece senin tarafinda çiçekler oldugunu ve diger kovanin tarafinda hiç çiçek olmadigini farkettin mi?... Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdir. Yolun senin tarafina çiçek tohumlari ektim ve hergün biz irmaktan dönerken sen onlari suladin. Iki
yildir ben bu güzel çiçekleri toplayip onlarla patronumun sofrasini
süsleyebildim. Sen böyle olmasaydin, o evinde bu güzellikleri
yasayamayacakti." Hepimizin kendimize özgü kusurlari vardir. Hepimiz
aslindaçatlak kovalariz. Doğada her emeğin bir karşılığı vardır ve hiçbir sey ziyan edilmez. Kusurlarinizdan korkmayin. Onlari sahiplenin. Kusurlarinizda gerçek gücünüzü buldugunuzu bilirseniz eger, siz de güzelliklere sebep olabilirsiniz.




by BaLıMSuLTaN *-*
Bu mesaja teşekkür edenler (1 kişi): Valkyrie Cain
Bu mesaja teşekkür edenler (1 kişi): neptune
sonuncusu çok güzel ve anlamlı
her zaman devam etmen dileği ile...

Tavuklar çiçek açmış ellerinde poğaça... Madem yüzme bilmiyon niye çıktın ağaca? Alakaya maydonoz bu ne biçim lacivert? Seni çok özledim, Yaşasın cumhuriyet!
FiRe SouL seni seviyorummmm <3


FiRe SouL seni seviyorummmm <3
Bu mesaja teşekkür edenler (1 kişi): neptune
okuduğunuz için teşekkür ederim^^
O KADAR HIZLI GİTTİK Kİ, RUHUMUZ GERİDE KALDI"
Can DÜNDAR
Bir filmde seyrettim;
genç ve güzel bir kadın Paris'te bir cafe de bir erkeğe anlatıyordu. O da anlattıklarını bir dergide okumuş;
Meksika'da Inka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog, birkaç yerli rehberle yola koyuluyor. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yolu, kısa bir sürede yarılıyorlar. Aynı hızla tempoyla biraz daha yol
aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup birden yere oturuyor ve böylece beklemeye başlıyorlar. Tabii Avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremiyorlar.
Saatler sonra, yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola sonunda tepenin üstündeki görkemli Inka tapınaklarına geliyorlar.
Arkeologlardan biri, yaşlı rehbere soruyor, "hiç anlayamadım, niye yolun ortasına oturup saatlerce yok yere bekledik? "Yaşlı rehberin cevabı o kadar güzel ki;
"Çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik..."
Niye içimiz de hep bir eksiklik duygusuyla yaşadığımızı, niye mutlu olmayı beceremediğimizi, niye kendimiz olmayı başaramadığımızı ve "niye" ile başlayan daha bir dolu sorunun cevabını açıkça veriyor Inkalar'in yaşlı
torunu. Çünkü bu aptal hayat içinde o kadar hızla yol alıyoruz ki, ruhumuz çok arkada kaldı, hatta onu nerelerde unuttuğumuzu bile hatırlayamıyoruz.
Çocuğunu kaybeden annelerin çılgınlığında bir sağa bir sola saldırıyoruz hepimiz, ama bir farkla, biz neyi aradığımızı bile bilmiyoruz...Herkes bir
arayış içinde, ama hiç kimse ne aradığını bilmiyor.
Sanıyoruz ki çok paramız, sürekli yükselen bir kariyerimiz, bahçeli bir evimiz, spor bir arabamız olunca biz de çok mutlu olacağız. Hadi maddeciliği bir kenara bırakalım; niye herkes aşktan şikayetçi? Çevremiz de
kaç kişinin aşk hayati iyi gidiyor? Eminim parmakla sayılacak kadar azdır. Ve eminim hiç kimse yanlışın nerede olduğunu da bulamıyordur.
Ben ten uyuşması kadar ruh uyuşmasının önemine inanırım. Hatta insanların eş ruhlarının olduğuna bile inanırım. Ama ruhları olmayan bedenler birbirleriyle ne kadar uyuşabilir ki? Evet, önce göz görür fakat ancak ruh
sever. Ayrıca ruhumuz olmadan eş ruhumuzu bulmak gibi bir şansımız olmadığına da eminim... İşte bu yüzden içimiz de sürekli bir eksiklik duygusuyla yaşıyoruz hepimiz, işte bu yüzden sürekli duvarlara çarpıp,çarpıp kendimizi kanatıyoruz ve işte bu yüzden mutluluğu bir türlü
yakalayamıyoruz...
Milan Kundera "yavaşlık" adlı kitabında; "yavaşlık hep aldatır,hızlılık ise unutturur" diyor. Telefon hızlılık mesela, konuşulanları, söylenenleri unutturur. Mektupsa yavaşlık, hep vardır ve hep hatırlatır.
Ben kendi adıma her zaman yavaşlıktan yanayım. Mesela uçaklardan hiç hoşlanmam, yeni bir şehre, yeni bir iklime hazırlanmaya, hatta hayal kurmaya bile vakit bırakmıyor bana "Küt" diye başka bir hayatın içine giriveriyorum. Ve en kötüsü de dönüşler, daha ayrılığın hüznünü bile
yaşamadan İstanbul’da olmak sahiden de çok tatsız.
Tabii ki ruhumun beni terk edip oralarda kalması da çok normal. Oysa trenler karanlık geceyi yırtan keskin düdüğü, uykuda olanlara yolculuk düşleri gösteren kara trenler...
Dağları bölen, nehirlerle yarışan, köprülerden geçen, ağaçları selamlayan, çocuklara el sallayan, güne bakanlara göz süzen, geçmişin hüznünü, geleceğin umudunu yaşatan,yolcularına yepyeni dostluklar hazırlayan kara trenler var bir de. Uçak değil, tren olmak istiyorum. böylece ruhum benden hiç ayrılmaz.Evet freni patlamış kamyon gibi yaşamanın hiç anlamı yok. Ayağımızı gazdan yavaş yavaş çekelim ve biraz mola verip ruhumuzun da bize yetişmesini bekleyelim artık.
Aceleye ne gerek var? Hayat yalnız biz izin verdiğimiz gibi geçer. İyi ya da kötü hızlı ya da yavaş... Her şey bizim elimizde, sevgi de, aşk da, başarı da.
"" Ama ancak kendi ruhumuzla buluştuğumuzda... ""
ruh eşi diyor ya

O KADAR HIZLI GİTTİK Kİ, RUHUMUZ GERİDE KALDI"
Can DÜNDAR
Bir filmde seyrettim;
genç ve güzel bir kadın Paris'te bir cafe de bir erkeğe anlatıyordu. O da anlattıklarını bir dergide okumuş;
Meksika'da Inka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog, birkaç yerli rehberle yola koyuluyor. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yolu, kısa bir sürede yarılıyorlar. Aynı hızla tempoyla biraz daha yol
aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup birden yere oturuyor ve böylece beklemeye başlıyorlar. Tabii Avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremiyorlar.
Saatler sonra, yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola sonunda tepenin üstündeki görkemli Inka tapınaklarına geliyorlar.
Arkeologlardan biri, yaşlı rehbere soruyor, "hiç anlayamadım, niye yolun ortasına oturup saatlerce yok yere bekledik? "Yaşlı rehberin cevabı o kadar güzel ki;
"Çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik..."
Niye içimiz de hep bir eksiklik duygusuyla yaşadığımızı, niye mutlu olmayı beceremediğimizi, niye kendimiz olmayı başaramadığımızı ve "niye" ile başlayan daha bir dolu sorunun cevabını açıkça veriyor Inkalar'in yaşlı
torunu. Çünkü bu aptal hayat içinde o kadar hızla yol alıyoruz ki, ruhumuz çok arkada kaldı, hatta onu nerelerde unuttuğumuzu bile hatırlayamıyoruz.
Çocuğunu kaybeden annelerin çılgınlığında bir sağa bir sola saldırıyoruz hepimiz, ama bir farkla, biz neyi aradığımızı bile bilmiyoruz...Herkes bir
arayış içinde, ama hiç kimse ne aradığını bilmiyor.
Sanıyoruz ki çok paramız, sürekli yükselen bir kariyerimiz, bahçeli bir evimiz, spor bir arabamız olunca biz de çok mutlu olacağız. Hadi maddeciliği bir kenara bırakalım; niye herkes aşktan şikayetçi? Çevremiz de
kaç kişinin aşk hayati iyi gidiyor? Eminim parmakla sayılacak kadar azdır. Ve eminim hiç kimse yanlışın nerede olduğunu da bulamıyordur.
Ben ten uyuşması kadar ruh uyuşmasının önemine inanırım. Hatta insanların eş ruhlarının olduğuna bile inanırım. Ama ruhları olmayan bedenler birbirleriyle ne kadar uyuşabilir ki? Evet, önce göz görür fakat ancak ruh
sever. Ayrıca ruhumuz olmadan eş ruhumuzu bulmak gibi bir şansımız olmadığına da eminim... İşte bu yüzden içimiz de sürekli bir eksiklik duygusuyla yaşıyoruz hepimiz, işte bu yüzden sürekli duvarlara çarpıp,çarpıp kendimizi kanatıyoruz ve işte bu yüzden mutluluğu bir türlü
yakalayamıyoruz...
Milan Kundera "yavaşlık" adlı kitabında; "yavaşlık hep aldatır,hızlılık ise unutturur" diyor. Telefon hızlılık mesela, konuşulanları, söylenenleri unutturur. Mektupsa yavaşlık, hep vardır ve hep hatırlatır.
Ben kendi adıma her zaman yavaşlıktan yanayım. Mesela uçaklardan hiç hoşlanmam, yeni bir şehre, yeni bir iklime hazırlanmaya, hatta hayal kurmaya bile vakit bırakmıyor bana "Küt" diye başka bir hayatın içine giriveriyorum. Ve en kötüsü de dönüşler, daha ayrılığın hüznünü bile
yaşamadan İstanbul’da olmak sahiden de çok tatsız.
Tabii ki ruhumun beni terk edip oralarda kalması da çok normal. Oysa trenler karanlık geceyi yırtan keskin düdüğü, uykuda olanlara yolculuk düşleri gösteren kara trenler...
Dağları bölen, nehirlerle yarışan, köprülerden geçen, ağaçları selamlayan, çocuklara el sallayan, güne bakanlara göz süzen, geçmişin hüznünü, geleceğin umudunu yaşatan,yolcularına yepyeni dostluklar hazırlayan kara trenler var bir de. Uçak değil, tren olmak istiyorum. böylece ruhum benden hiç ayrılmaz.Evet freni patlamış kamyon gibi yaşamanın hiç anlamı yok. Ayağımızı gazdan yavaş yavaş çekelim ve biraz mola verip ruhumuzun da bize yetişmesini bekleyelim artık.
Aceleye ne gerek var? Hayat yalnız biz izin verdiğimiz gibi geçer. İyi ya da kötü hızlı ya da yavaş... Her şey bizim elimizde, sevgi de, aşk da, başarı da.
"" Ama ancak kendi ruhumuzla buluştuğumuzda... ""
ruh eşi diyor ya





by BaLıMSuLTaN *-*
Bu mesaja teşekkür edenler (1 kişi): Saffiru
Bu mesaja teşekkür edenler (1 kişi): neptune
Bu mesaja teşekkür edenler (1 kişi): neptune
Bu mesaja teşekkür edenler (1 kişi): neptune
okuyan artıyor ne mutlu oldum *-*
Uzakdoğu'da bir Budist tapınağında geçmiş bir olayı anımsadım.Bu tapınak bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu ve burada geçerli olan incelik,anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, kapıda tokmak ya da çan, zil türünden ses çıkaran bir gereç yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı,içerdeki "bilgelik arayıcısı" kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu. İçerdeki bir süre kayboldu,sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve kabı yabancıya uzattı. Bu "Yeni bir aracıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz" demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü,aldığı bir gül yaprağını dolu kabın içindeki suyun üzerine bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. içerdeki Budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardır. Bu sevgiydi ve sevgiye her zaman yer bulunurdu.
Nicedir hayatımızda sevgiye yer bulamadığımızı düşündüm. Bize sevgiyi anlatan bir olayı Haber yapamıyoruz. Bize sevgiyi anlatan bir kişiyi dinlemiyoruz. Bize sevgiyi anlatan bir duyguyu görmüyoruz. Bize sevgiyi anlatan bir yazı yazmıyoruz, böyle bir yazıyı okumuyoruz. Bir Polonya filminde Nazi dönemi anlatılıyordu.Nazi komutanı güzel bir evi komutanlık merkezi yapmıştı.Evin güzel sahibesi üst kata çıkmıştı ve az görünüyordu.Komutan bu kadına âşık olduğunu anladı Ve aralarında şöyle bir konuşma geçti:
- Madam, aşkınız beni zayıf düşürüyor.
- Hayır komutan, sevginiz sizi insan yapıyor.
insan ruhu da doğanın bir parçasıdır ve doğa gibi boşluk kabul etmez. içinde sevgiyi barındıramayan insan nefretle dolar ve insanlıktan uzaklaşır. Nefret etmeden birine kötülük yapamazsınız. Nefret etmeden birini öldüremezsiniz. Nefreti içinde barındrmak isteyen insan önce kendisinden nefret etmek zorundadır. içinde nefreti yaşatan insan yüreğindeki sevgiyi kovmuştur. Artık onu bulması çok zordur ve bunun ağır bedelini ödeyecektir. Sevgisizlik ağır bir yüktür ve insan bundan kurtulmak için çok kötü şeyler yapar.
Acımak sevgi değildir, üstünlüğün kabulüdür. Hoşgörü sevgi değildir, istemediğine katlanmaktır. Bağımlılık sevgi değildir,gereksinmenin karşılanmasıdır. Sevgi, değer vermesini bilmektir. Sevgi,yaşama hakkını kabul etmektir. Sevgi, varolmaktan kıvanç duymaktır. Sevgi, birlikte olmaktan sevinç duymaktır. Sevgi, eşitliğin duyumsanmasıdır. Sevgi, bütün yapay ayrımların hayattan çıkarılmasıdır. Sevgi, bilinçtir. Sevgi, insan olmaktır. Sevgiyi hayatımızdan kovduk ve yerine parayı koyduk. Para için yaşıyoruz, para için eğitim görüyoruz, para için meslek ediniyoruz, para için çalışıyoruz, para için birbirimizi çiğniyoruz, para için birbirimizi aldatıyoruz, para için savaşıyoruz.
Sevgiyi hayatımızdan kovduk ve yerine üstün olmayı koyduk. Üstün olmak için yaşıyoruz, üstün olmak için yarışıyoruz, üstün olmak için kendimizden başkasının aşağı olmasına çalışıyoruz. Sevgiyi hayatımızdan kovduk ve nefreti içimize çağırdık. Birbirimizden nefret ediyoruz nefretle yaşıyoruz, nefretle çalışıyoruz, nefretle dövüşüyoruz, nefretle öldürüyoruz. Para, üstün olmak ve nefret etmek hayatımızı dolduruyor. Hayatımız da savaşlarla, dünyayı yağmalamakla, birbirimizi boğazlamakla geçiyor. Sevginiz olmadıktan sonra daha çok paranız olsa, daha üstün olsanız, daha çok toprağınız, eviniz arabanız, malınız olsa ne olur?
Sevginiz yok ve hiç bir şeyiniz yok. Belki de yeniden öğrenmemiz gereken budur.
Erdal Atabek

Uzakdoğu'da bir Budist tapınağında geçmiş bir olayı anımsadım.Bu tapınak bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu ve burada geçerli olan incelik,anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, kapıda tokmak ya da çan, zil türünden ses çıkaran bir gereç yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı,içerdeki "bilgelik arayıcısı" kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu. İçerdeki bir süre kayboldu,sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve kabı yabancıya uzattı. Bu "Yeni bir aracıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz" demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü,aldığı bir gül yaprağını dolu kabın içindeki suyun üzerine bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. içerdeki Budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardır. Bu sevgiydi ve sevgiye her zaman yer bulunurdu.
Nicedir hayatımızda sevgiye yer bulamadığımızı düşündüm. Bize sevgiyi anlatan bir olayı Haber yapamıyoruz. Bize sevgiyi anlatan bir kişiyi dinlemiyoruz. Bize sevgiyi anlatan bir duyguyu görmüyoruz. Bize sevgiyi anlatan bir yazı yazmıyoruz, böyle bir yazıyı okumuyoruz. Bir Polonya filminde Nazi dönemi anlatılıyordu.Nazi komutanı güzel bir evi komutanlık merkezi yapmıştı.Evin güzel sahibesi üst kata çıkmıştı ve az görünüyordu.Komutan bu kadına âşık olduğunu anladı Ve aralarında şöyle bir konuşma geçti:
- Madam, aşkınız beni zayıf düşürüyor.
- Hayır komutan, sevginiz sizi insan yapıyor.
insan ruhu da doğanın bir parçasıdır ve doğa gibi boşluk kabul etmez. içinde sevgiyi barındıramayan insan nefretle dolar ve insanlıktan uzaklaşır. Nefret etmeden birine kötülük yapamazsınız. Nefret etmeden birini öldüremezsiniz. Nefreti içinde barındrmak isteyen insan önce kendisinden nefret etmek zorundadır. içinde nefreti yaşatan insan yüreğindeki sevgiyi kovmuştur. Artık onu bulması çok zordur ve bunun ağır bedelini ödeyecektir. Sevgisizlik ağır bir yüktür ve insan bundan kurtulmak için çok kötü şeyler yapar.
Acımak sevgi değildir, üstünlüğün kabulüdür. Hoşgörü sevgi değildir, istemediğine katlanmaktır. Bağımlılık sevgi değildir,gereksinmenin karşılanmasıdır. Sevgi, değer vermesini bilmektir. Sevgi,yaşama hakkını kabul etmektir. Sevgi, varolmaktan kıvanç duymaktır. Sevgi, birlikte olmaktan sevinç duymaktır. Sevgi, eşitliğin duyumsanmasıdır. Sevgi, bütün yapay ayrımların hayattan çıkarılmasıdır. Sevgi, bilinçtir. Sevgi, insan olmaktır. Sevgiyi hayatımızdan kovduk ve yerine parayı koyduk. Para için yaşıyoruz, para için eğitim görüyoruz, para için meslek ediniyoruz, para için çalışıyoruz, para için birbirimizi çiğniyoruz, para için birbirimizi aldatıyoruz, para için savaşıyoruz.
Sevgiyi hayatımızdan kovduk ve yerine üstün olmayı koyduk. Üstün olmak için yaşıyoruz, üstün olmak için yarışıyoruz, üstün olmak için kendimizden başkasının aşağı olmasına çalışıyoruz. Sevgiyi hayatımızdan kovduk ve nefreti içimize çağırdık. Birbirimizden nefret ediyoruz nefretle yaşıyoruz, nefretle çalışıyoruz, nefretle dövüşüyoruz, nefretle öldürüyoruz. Para, üstün olmak ve nefret etmek hayatımızı dolduruyor. Hayatımız da savaşlarla, dünyayı yağmalamakla, birbirimizi boğazlamakla geçiyor. Sevginiz olmadıktan sonra daha çok paranız olsa, daha üstün olsanız, daha çok toprağınız, eviniz arabanız, malınız olsa ne olur?
Sevginiz yok ve hiç bir şeyiniz yok. Belki de yeniden öğrenmemiz gereken budur.
Erdal Atabek




by BaLıMSuLTaN *-*
Bu mesaja teşekkür edenler (2 kişi): Valkyrie Cain, Saffiru
Bu mesaja teşekkür edenler (1 kişi): neptune
7. sayfa (Toplam 12 sayfa) [ 166 mesaj ] |
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız |